Templates by BIGtheme NET

Bir Şehir, Bir Öykü: Venezia, Venice, Venedik

Yazı: Ercan Gök / Fotoğraflar: Özcan Gök / Haluk Arslan

26 Aralık 1692 Cuma 18.30

Yosi, suyun altında daha fazla kalamadı. Kafasını, sudan dışarıyı görebilecek kadar çıkarıp baktı. Bu arada derin derin nefes aldı. Karanlıkta fark edilmesi mümkün olmasa da Venedik Cumhuriyeti kararıyla, takılması her Yahudi için şart olan kırmızı bereyi çoktan başından çıkarıp ceketinin cebine koymuştu. Hıristiyanlar, lanetli Yahudileri uzaktan da ayırt etmek isterlerdi. Şu anda ona atılan iftiranın kırmızı bere takmamak suçundan çok daha ağır olduğunu da hissediyordu. Yüzüne, gözüne bulaşan yosunları silmeye çekinerek bir süre etrafını gözledi. Bir yandan da çevresindeki seslere kulak kabarttı. Sanki, ayak sesleri şimdi daha derinlerden duyuluyordu. Meşalelerin ışıkları Guglielmo’nun ekmek fırınının olduğu sokağın girişinde görülüyordu ama ışıkları göğü aydınlatan meşaleler, onu kovalayanların mı değil mi karar veremedi. Gondolların bağlandığı kazıklara dayanarak biraz daha doğruldu. Hava çok soğuktu, yaklaşık beş dakikadır suyun içindeydi ve donuyordu… Yosi gerçekten de çok üşüyordu. Sessizlik, cesaretini arttırdı. Mümkün olduğu kadar ses çıkarmadan sırtüstü biraz daha kıyıya doğru yanaştı ama kalabalığı gördüğü veya duyduğu zaman hemen gizlenecek şekilde hazırlıklıydı. Gecenin sessizliğini bir kadın kahkahası bozdu. Yosi, bir kez daha gözlerine kadar suya girdi. Köprünün diğer tarafından kendisine doğru yürüyen bir çift gördü. Bunlar, kendisini kovalayan alt tabaka, yobaz gruba selam vermeye bile tenezzül etmeyecek olan soylu kişilerdi. Ünlü Armatör Giovanni’nin biricik oğlu Marco ve geldiği günden beri dedikodusu tüm şehirde yapılan, Katalunyalı bir prenses olduğu söylenen, güzelliği her yerde konuşulan nişanlısı Isabel’di. Onu kovalayanlarla şu anda gördüğü kişilerin bir alakası olmamasına rağmen, Marco ve Isabel’in kendisini kovalayan bu insanlara değer vermediklerini bilmesine rağmen sonuçta onlar da Hıristiyandı ve o zamanlar bir çok Hıristiyan için Yosi, iğrenç, önemsiz bir Yahudiydi…

Venedik (2)

26 Aralık 1692 Cuma 16.15 (Yaklaşık 2 saat öncesi)

Yosi, Aşkenaz Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 32 yıl önce dedesi, babası gibi bu şehrin Cannaregio Bölgesindeki bir gettoda doğmuştu. Tüm çocukluğu duvarları, tavanları küf ve rutubet kokan yazları serin, kışları dondurucu, bazen akrabaları bazen de hiç tanımadığı insanlarla bir oda içinde yanyana uyudukları yoksul bir evde geçmişti. Karınları sadece bayramlarda ve Şabat gecelerinde doyardı. Annesi, küçük kardeşini doğururken ölmüş ve kardeşi de ölü doğmuştu. Babası da sebebini bilmedikleri bir hastalıktan dolayı 5 yıl önce ölmüştü. Önceleri kasap ve terzi çıraklığı gibi küçük işler yaptı ama 9 yaşında gözüne gelen bir taş yüzünden sağ gözü görmediği için ağır işlere uygun biri hiç olmadı. Yosi, sağ gözünün görmediğini babası dahil herkesten saklamıştı. Yaşadığı coğrafyadaki doğuştan gelen din lanetine bir de sakatlık ekleyip iyice gözden düşmeye dayanamazdı. Gözüne gelen taşın yarattığı kanama ve morarma geçtikten sonra, dışarıdan görülebilen hiçbir iz kalmamıştı ama sağ gözüyle bir daha hiç göremeyecekti. Son beş yıldır San Marco Meydanında kiraladığı küçük bir dükkanda Venedikli asilzadelerin eşlerine, doğudan gelen şık ve pahalı kumaşlar satan bir kumaşçı dükkanı işletiyordu. İlk zamanlar işler pek iyi gitmese de bir iki yıl sonra Yosi’nin dükkanı Venedik’in en meşhur kumaş mağazası olmuştu. Yosi dürüsttü, insanları dolandırmazdı. Yosi, saygılıydı ve dedikodu yapmazdı. Çünkü ancak böyle olursa bu toplumda hayatını sürdürebileceğini biliyordu. O zamanlar Venedik’de ve Avrupa’nın hemen hemen her yerinde bir Yahudi için hayatını sürdürmekten daha fazlasını istemek densizlikti. Kendini bildi bileli başka bir dünya hayal ediyordu. Her sabah, o gün doğan güneşin önceki günlerde doğan güneşlerden farklı doğacağını umut ediyordu. İnsanların yanından geçerken onun gibilere tükürmediği, aşağılamadığı ve yaşamak istediği hayatı yaşayabileceği bir coğrafya, dünya üzerinde var mı, onu da bilmiyordu. Hayallerinde, sadece sıradan bir insan olmak vardı daha fazlası değil ama bu bile zaten ulaşılması çok ama çok güç bir istekti.

Gündemi, modayı takip ederdi. Venedik’in köklü zenginleri de, sonradan görme zenginleri de hatta güneyde Roma ve Napoli, kuzeyde Alman şehirleri, batıda İspanyol ve Fransız şehirlerinde yaşayan zengin kadınlar bile bazen Venedik’e gelerek bazen de sadece onun zevkine güvenerek sipariş verirlerdi. Bursa ve İran’dan gelen ipekliler, zerbaftlar, seraserler, kadifeler Türk, Arap, Hint dokuması kumaşlar sadece onun mağazasında bulunabilirdi. Mağazası o kadar ünlü olmuştu ki, oradan alınmayan kumaştan diktirilen bir elbisenin kalitesi ne olursa olsun Venedik Sosyetesinde hiçbir değeri yoktu.

Yosi, o gün her Şabat günü yaptığı gibi dükkanını kapatması gereken zamandan daha erken kapattı. Tüm Yahudiler gibi o da hava kararmaya başladığında evine dönüyordu. Elbette doğduğu, büyüdüğü ve genç yaşta romatizma ağrılarına sebep olan evle, şu andaki yaşadığı ev kıyaslanamazdı. Artık parası, birikimi olan, iyi kazanan bir adamdı. Akşam hava kararmadan evine, en azından evinin olduğu Cannaregio’ya gitmesi gerekiyordu. Çünkü, hava karardığında mahallenin kapıları Venedik’li muhafızlar tarafından kapatılır ve sabah gün ağarıncaya kadar  tüm Yahudiler dışarı çıkamazlardı. Venedikli muhafızlar, kapanan kapıların önünde bekler ve bölgenin etrafında denizden devriye yaparlardı.

Yosi, San Salvatore Kilisesi’nin önüne geldiğinde Marcello’yu gördü ve gülümseyerek selam verdi. Marcello, Yosi’den tahminen 7-8 yaş küçük, fakir bir aileden gelen, doğru dürüst bir işi olmayan, sağda solda küçük işler bulduğunda yapan, 10 yıl önce Padova’dan ailesiyle Venedik’e yerleşen, uzun siyah saçlı, mavi gözlü, sevimli, yakışıklı bir gençti… Yosi’nin dükkanına başka ülkelerden kumaş topları geldiğinde, San Marco Rıhtımı’na yanaşan gemilerden kumaşları genellikle dükkana o taşır ve Yosi de her zaman ona vermesi gerekenden 1 duka daha fazla para verirdi. Yosi, Marcello’yu severdi, o Yahudileri aşağılayan kibirli Hıristiyanlardan değildi. Marcello’nun gözlerinde korku ve panik vardı ama Yosi buna anlam veremedi ve geçip gitti. Marcello, sokağın solundaydı ama Yosi sokağın sağında kalan dar girintinin içindeki Tomasso’yu, cepleri ve çantası boşaltılmış şekilde yerde ölü olarak yatan yaşlı Fabrizio’yu görmedi. Tomasso, şansına lanet etti. Şu Yahudi, 30 saniye geç gelse Fabrizio çoktan denizin dibini boylamış olacaktı.

Yosi, olaydan habersiz sokağı dönüp gözden kayboldu. Tomasso, Milano’dan Venedik’e iş için gelen ama az önce boğazını kestiği ve şimdi ölü olan yaşlı adamı suya attı. Cebinden çok az para çıkmıştı ve bu da Tomasso’nun daha fazla kızması için yeterliydi. Şimdi sıra, az önce yanlarından geçen Yahudi’den kurtulmaya gelmişti. Yahudi olayı sağda solda anlatırsa başları belaya girer, hatta cezaları ölüm bile olabilirdi. Ardından gittiler ama Venedik’in labirent gibi sokaklarında birini bulmak gerçekten çok zordu. Tomasso, Yahudiyi tanımıyordu ama Marcello’ya selam verdiğini görmüştü. Marcello, arkadaşının ilk defa böyle bir şey yaptığına tanık oluyordu. Tomasso da onun gibi fakir bir ailenin çocuğuydu ve ona göre çok daha kaba ve serseri bir adamdı ama üç beş kuruş için bir insanı öldürdüğü hiç olmamıştı.

Tomasso, sağ gözü görmeyen adamın kendisini de yerde yatan cesedi de görmediğini bilmiyordu. Çabuk davranmalıydı. Marcello’yu zorlayarak Yahudi’nin ismini öğrendi. Marcello, Yosi’nin başına gelecekleri tahmin ediyordu ama kendisinden çok daha güçlü olan Tomasso’ya karşı çıkması da mümkün değildi. Yosi, artık onun için de tehlikeli bir adamdı. Tek şahit ortadan kalkmalıydı. Marcello, sadece adamın çantasını çalıp kaçacaklarını sanıyordu ama çantayı almak istediklerinde yaşlı adam kendisinden beklenmeyecek kadar sert tepki vermiş, çantayı da bırakmamıştı. Tomasso, aniden bıçağını çekip adamın gırtlağını kesmişti. Marcello için bu büyük bir şoktu ve artık o bir cinayetin suç ortağıydı. Venedik’te, bir Yahudi’nin ismini ve mesleğini bilmek her şeyini bilmek demekti. Tüm Yahudiler, zaten aynı bölgede otururlardı. Tomasso hemen bir plan yaptı. Yosi’yi, Scalzi Kilisesinin kapısına tükürürken gözleriyle gördüğünü iddia ediyordu. Marcello’da şahitti. Bu suç o zamanlarda yobaz Hıristiyan Katolikleri kışkırtmak için gereğinden bile fazlaydı. İftira çok hızlı bir şekilde yayıldı.

Yosi, gürültüleri duyduğunda yemeğini yemiş yatmak üzereydi. Evi, gettonun geceleri kilitlenen sabahları açılan devasa demir kapısına yakındı, hatta muhafızları görür ve konuşmalarını da duyardı. Kalabalık grubun, ellerinde meşalelerle bağıra çağıra gelip kapıdaki muhafızlarla konuştuğunu, ismini söylediklerini, ”kiliseye tükürmek”, ”ölüm”, ”pis Yahudi” gibi sözcükleri duydu. Muhafızlar amirlerinden korktukları için kapıyı açıp açmamakta tereddüt ettiler. Öfkeli kalabalık her geçen dakika artıyor, muhafızlar zorlanıyordu. Yosi, grubun arasında elinde meşalesiyle Marcello’yu gördüğü an kendisi için geldiklerinden emin oldu.  Bu akşam üzeri Marcello’nun yüzünde gördüğü korku ve paniğin şu anda kendisi için gelenlerle alakalı olduğunu anlamıştı ama neden, niçin? Bunu irdelemeye vakti yoktu. Kalabalık grup, muhafızları geçip kapıyı açmıştı. Yosi, sadece ceketini, ayakkabılarını alabildi ve arka kapıdan çıkıp getto sınırını belirleyen duvardan kendini kanalın soğuk sularına attı. Gondollarla gezen muhafızlara yakalanmamak için sessiz ve yavaş, ancak arkasındaki gruba yakalanmamak için hızlı olmalıydı. Yosi, karşı sokağa ulaştığında kalabalığın sesini duydu. Evinin içine girmiş, onu arıyorlardı. Evindeki gizli kasasını açıp paralarını ve altınlarını almaya vakti olmamıştı onların da bulmamasını umuyordu.

Venedik (3)

26 Aralık 1692 Cuma 19.00

Yosi, yeniden doğruldu kıyıya çıktı. Bu gece evine gidebilirse, evinde gizlediği tüm parasını yanına alıp güneye, Floransa’ya veya başka bir şehre doğru yola çıkabilirdi. Yeni bir hayata başlayabilirdi. Marco ve Isabel’in geldikleri yönün tam aksine doğru var gücüyle koşmaya başladı. İşte o anda büyük bir hata yaptığının da farkına vardı. Rialto Köprüsü’nün tam ortasına geldiğinde köprünün diğer tarafındaki kalabalığın ellerinde meşalelerle beklediğini gördü. Kalabalık, aslında onu bulmaktan ümidini kesmişti ve dağılmak üzereydi. Yosi’yi görünce hareketlendiler, ona doğru koşmaya başladılar. Yosi, geri dönüp kaçmak istedi ama bu kovalamaca iki saatten fazladır devam ediyordu. Yorgundu, ıslanmıştı, üşüyordu… Beyninden gelen kaç emri, ayakları ve bacakları tarafından kabul edilmedi. Yosi, sanki mıhlanmış gibi yerinde kaldı. Onun kaçmasını ve yeni bir kovalamaca bekleyen yobazlar şaşırdı. Böyle bir şey beklemiyorlardı. Yosi, dizlerinin üzerine çöktü, kırmızı bereyi cebinden çıkarıp kanala attı, artık bu aşağılayıcı şeyi takmak zorunda değildi. Diğer cebinden beyaz kipasını çıkarıp başına taktı, ellerini iki yana açtı, saçlarından, burnundan, kulaklarından, ceketinin kollarından sular süzülüyordu. Kipasını takarken saçları arasında olan bir yosun parçası şimdi kayıp bir kulağını kaplamıştı. Bugünün bir Şabat gecesi olduğunu hatırladı. Gülümsedi… Topluluğa doğru bakarak konuşmaya başladı. ‘Ki malahav yetsave lah, lişmorha behol deraheha adonay yişmor tseteha uvoeha, meata vead olam’ Okuduğu, Şabat duasının bir bölümüydü, ‘O meleklerini, seni yollarında korumak için, senin üzerine görevlendirecek. Yaradan senin çıkışını ve gelişini şimdiden sonsuza dek koruyacak.’

Kalabalık, mırıldanarak okunan bu duayı anlamadığı için daha da sinirlendi. Etrafını sardı. Küfürler, tekmeler arasında bir an, Marcello ile göz göze geldi. Gözleriyle neden diye sordu… Neden? Yosi bunları düşünürken, kalabalık Yosi’nin ellerini arkasından bağladı. İçinde taş bulunan bez çaputları boynuna, bedenine sardılar, bağladılar, taşları ceplerine doldurdular. Marcello bağırmak, durun yapmayın demek istedi ama diyemedi.

Yosi, bundan yaklaşık 322 yıl önce bir aralık ayının kutsal Şabat gecesi, Rialto Köprüsü’nden Canal Grande’nin soğuk sularına atılan son Yahudi oldu. Rialto Köprüsü, bu olaydan bir hafta sonra, aynı günde, aynı saatte, aynı noktadan, başka birinin Canal Grande’ye ama bu sefer ölüme atlamasına şahit oldu.

Venedik (6)

Padova’lı Marcello…

Yosi, suya sırtüstü düştüğü anda böbreklerinde bir acı hissetti ama bu kez hiç üşümedi. Düşmenin etkisiyle beline bağlanan, içi taş dolu çaputlardan biri koparak Yosi’nin bedeninden ayrıldı. Dibe doğru batarken arkadan birbirine bağlı elleri istemdışı bir şekilde iplerden kurtulmak istedi, olmadı. Tekrar denedi, sanki ipler biraz gevşedi. Sakin olması gerektiğini biliyordu. Canal Grande’nin dibine doğru inerken aynı zamanda da akıntının etkisiyle Dorsudoro yönüne doğru sürükleniyor, Rialto Köprüsü’nden uzaklaşıyordu. Bir daha denedi ve mucizevi bir şekilde ipler çözüldü. Belindeki taşla dolu diğer çaputu çıkarmadı bu ağırlık onun yüzeye çıkmasını engelleyecekti. Evlerin ve sokak lambalarının suyun altına sızan ışıklarından kıyının yönünü buldu. Kıyıya ulaşması için gitmesi gereken mesafe sadece otuz metreydi. Yosi, bir kez daha Canal Grande’den kafasını çıkarıp derin bir nefes aldı. Onu aşağı atan kalabalık dağılıyordu. Bu kez daha uzun bekledi. Rialto Köprüsü’nün üzerinde diz çöktüğü ve  ölmeye hazır olduğu an, ettiği dua aklına geldi. ‘Yaradan senin çıkışını ve gelişini şimdiden sonsuza dek koruyacak.’

Venedik (8)

14 Ocak 1693 Çarşamba 07.00

Yosi, 19 gün sonra Toscana’nın Lucca adlı küçük şehrine sabah vakti Filippo Di Maio ismiyle giriş yaptı. Herkese kuzeyden geldiğini söyledi. O artık Hıristiyan bir İtalyandı.  Yaşadığı, doğduğu şehir olan Trieste’de evi, annesi, babası çıkan bir yangında ölmüştü. Filippo için Trieste kötü anılarla doluydu. Yeni bir şehir yeni bir hayat istemişti. Hem romatizmaları için de güneyin sıcak güneşinin daha iyi geleceğini söylemişlerdi. Filippo ticarete atıldı, yine başarılı oldu. İki yıl sonra Lucca’nın en aptal, en çirkin, en bakire olduğundan emin olduğu kunduracı Massimo’nun kızı olan Alba ile evlendi. Genç ve başarılı bir tüccar olan Filippo’nun bu tercihine tüm Lucca sakinleri çok şaşırdı. Filippo, sünnetli penisinin başına dert açmasını, kimliğini açığa çıkarmasını kesinlikle istemiyordu. Alba’nın aptallığından ve bakireliğinden emin olsa da onunla tüm hayatı boyunca gün ışığında hiç sevişmedi, kendisini çıplak görmesine hiç izin vermedi. 1 yıl sonra kızı Lucrezia, 2 yıl sonra oğlu Niccolo doğdu. İkisi de görkemli törenlerle vaftiz edildi. O ve ailesi düzenli olarak kiliseye gitti. Lucca’nın en dindar ailesi kim diye sorsalar herkes onları gösterirdi. Filippo, kilisede her dua edildiğinde Rialto Köprüsü’nde ettiği duayı gizlice, sessizce mırıldanırdı.

Filippo yani Yosi aradan yıllar geçmesine ragmen, ne zaman bir gece vakti herhangi bir köprüden geçse, Venedik’teki o geceyi hatırlar, neyle suçlandığını merak eder ve intihar ettiğini  hayatının sonuna kadar öğrenemeyeceği Marcello’ya kendisine bilmeden sunduğu yeni yaşamı için teşekkür ederdi…

Hayat paylaşınca güzelShare on Facebook9Tweet about this on TwitterPin on Pinterest1Share on Google+0Print this pageEmail this to someone

Hakkında Konuk Yazar

Bu hesap; web sitemize konuk olarak sizler için makaleler kaleme alan dostlarımızın ortak hesabıdır.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

ăn dặm kiểu NhậtResponsive WordPress Themenhà cấp 4 nông thônthời trang trẻ emgiày cao gótshop giày nữdownload wordpress pluginsmẫu biệt thự đẹpepichouseáo sơ mi nữhouse beautiful